Dün yayınlanan yazının son cümlesini hatırlayın: “Ulusal seçim” lâfını tırnak içine almış olmama dikkat çekiyordum. Bir önceki açıklamasında da Yeni Düzen’de “Milli seçim” ifadesini kullanmıştı…

Aktardığım AB müktesabatının AP seçimi ile ilgili düzenlemesinde de “Ulusal seçim”ler düzenleniyor.

“ European parliamentarians are elected from national lists, according to each country’s election laws, and national political parties have kept an iron grip on the electoral process. (http://carnegieeurope.eu/publications/77922)”

Ulus’u, milliyetçi anlamda değil; modern anlamı ile ele aldığım halde; yani pek çok tanımı arasından “Ulus, bir devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olanlardan oluşur.” tanımı ile baktığım halde bile, asıl hatanın tam da bu değerlendirmeden dolayı yapıldığını düşünüyorum.

Çünkü ne o anlamda bile ne de klasik anlamında bile Kıbrıs’ta bir ulus da yok; ulusal bir devlet de yok… Henüz bir ortaklık devleti bile yok…

Tam tersine, adadaki yüz elli yıllık Ulusal Sorun, sürüyor…

Sanki de memleketteki ulusal sorun bitmiş, burası Belçika gibi bir federasyon olarak AB’ne katılmış ve o koşullarda Avrupa Parlamentosu seçimi yapılıyormuş ve biri de bir Flamanın, Völon bilgesinden bir partiden aday çıkmasına karşı duruyormuş gibi değildir bu durum. Öyle olsa, ben de Niyazi Kızılyürek gibi düşünürdüm.

Onun hatası, devam etmekte olan bir çatışmanın ortasında, sanki de o çatışma hiç yokmuş ya da bitmiş gibi davranmaktan ibarettir. O zaman, çatışan taraflardan birine avantaj sağlamış oluyor, kendi ifadesi ile o iki “yarışmacı milliyetçilik” arasında… Ki bu bizim taraf değil…

Kızılyürek gibi bir entelektüel, bu hataya nasıl düşer? İki sebepten…

Birincisi yalnız ona ait değil, Tanzimat’tan beri bütün Türk entelijensiyasını etkileyen, Avrupa ve Avrupalılık kompleksindendir, bence… Sanılıyor ki “Batı”, her derdin devası; bütün değerlerin sahibidir ve “Batılı” olursak, son 500 yıllık geriliğimizin içinden “cuk” diye çıkarız! Oysa batılı değiliz! Ne biz ne Rumlar… Sadece istemekle de olamayız, olamayacağız…  Sebepleri için kitap yazılır. İşte onun için burada “Avrupalı” gibi düşününce, hata yapıyoruz… Olmayan bir ulusal devletin, olmayan ulusal seçiminde “etnik kökenin ne önemi var?” diyebiliyoruz. Üstelik etnik çatışmanın da orta yerinde…

İkinci sebep, Niyazi’nin kendi kişisel yaşam macerası ile ilgilidir. O, bu hatayı yapmaya hepimizden daha teşne çünkü liseden beri hiçbir Türk okulunda bulunmadı! Üniversiteyi Almanya’da, master’i İngilere’de, doktorayı Yunanistan’da (galiba) yaptı, kırk yıldır Güney Kıbrıs’ta yaşıyor, beş yabancı dil biliyor, eşi bir Fransız hanım, Legion d’Honor Nişanı var, Güney’deki Kıbrıs üniversitesinde dekan ve Lille Üniversitesi’nda, misafir öğretim üyesi…

Kendini European hissetmek için yeterli sebebi var ama ne memleket Avrupa, ne de buranın insanları ve zihniyetleri Avrupalı! Ve ne de aslında kendi Avrupalı… Adı Niyazi! Avrupa kültür ve terbiyesini bilmekle, Avrupalı olmak çok farklı şeyler… “Yahu bu İngilizler ne kadar iyi eğitim almış bir millet? Hamallar bile cayır cayır İngilizce konuşuyorlar” diyen herife, dönmeyelim…

Ama hiç de Avrupa olmayan bir memlekette, (Stefanos Yerasimos “ burası ayrı bir gezegendir” demekteydi, toprağı bol olsun…) AB zihniyetiyle davranınca, memleketin gerçekliğine yabancılaşıveriyorsunuz…

“ Ben federalistim” diyor ama tam da bu esnada, memlekette herkesin kendine ait ve herkesten farklı bir federasyon tanımı olduğu, ortaya çıkıyor… Tanım meşkuk! Her birinin federasyon tanımı farklı… Sanki de varmış ve kurulmuşmuş gibi davranınca, elbette hata yapıyorsunuz…

“Kervan yolda düzülür, yürüyelim de o da olur” deyince de taraflardan birinin yararına, ötekinin zararına hizmet etmiş oluyorsunuz…

Niyazi’nin hatası budur…

2004’te kendisi bana “Burası Çekoslavakya sen de Vaclav Havel değilsin” dediydi… Dinlemedim… O haklı çıktı… Şimdi ben bir şey demiyorum! 2004’te bana kendi söylediği şeyleri hatırlasın, yeter…


İsim
E-Posta
Yorum Başlığı
Güvenlik Kodu
Yorum yazmak için üstteki alanı kullanabilirsiniz.