Yıllar önce Ledra Palas otelinde her hafta sonu buluşan bir grup aydındık… Güya derde deva bulursak, bulduğumuz çareyi resmi taraflara tavsiye edip, Kıbrıs Sorunu’nu çözecektik! O toplantılar bana, “iyi Rumlar” da olduğunu hatırlattıydı ama “iyi”si de bizden farklıydı, hayretle anlamıştım. Gene de aralarından, dostluk ilişkisini hâlâ sürdürdüklerim, var… Bir tanesi Annan Planı referandumunda, arabanın arka camına “Nei” yazarak dolaştıydı! Bir gece bütün camları kum ederek, “evet” demenin başına ne iş açacağını gösterdi ona bazıları…
O Rum arkadaşlarla, masa başında yaptığımız tartışmalardan çok, kahve içerken, sandviç yerken ettiğimiz sohbetler işe yaradıydı. Bir gün bunlardan biri, bana sordu: “Sence Kıbrıs’ın en önemli politikacısı kimdir?”
 
Hiç düşünmedim! “Makarios”, dedim! Adam Nehru ile Nasır’la, Tito ile kıyaslanıyor!
 
Gülümsedi…
 
“ Bir yola başlarken hangi noktadaydı, bir de bunca yıl sonra hangi noktaya geldi? Düşün de öyle cevap ver.” Dedi… Yola başlarken, adada nüfusça çok daha az, ekonomik olarak hiç derecesinde, eğitim düzeyi ilkokul boyutlarında, fakir; adanın her tarafına bir avuç darı tanesi gibi serpilmiş yaşayan ve ciddiye almadığı Türkler’e rağmen Kıbrıs’ın tek egemeni idi ve Yunanistan ulus devletine katılmak istiyordu.
 
Bizim konuştuğumuz günlerde, Yunanistan’a bağlanamamıştı! Adanın tek egemenliğini de yitirmişti… Türkler, eğitim düzeylerini üniversite açacak seviyeye getirmişler, ekonomide şamişi ve bulgur köftesinden başka şeyler de yapabileceklerini göstermişler, adanın bir bölgesine toplanmışlar, “gelemez” zannedilen Türkiye’yi Kıbrıs’a çıkarmışlar, uluslar arası tanınma talep eden bir de devlet kurmuşlardı!
 
“Şimdi bak” dedi bana… “Kim yola çıkarken ne hedef koymuştu kendine? Makarios ENOSİS; Denktaş TAKSİM! Kim hedefine daha yakın? Demek ki kimmiş bu adanın en önemli politikacısı? Kim daha akıllı? ”
 
O zamanlar, Rauf Denktaş’ı henüz şahsen tanımazdım! Rum arkadaşımın tahlilinin doğru olduğunu kabullenmekten başka elimden bir şey gelmezdi ama hiç hoşuma gitmemişti! Sen federasyon konuşmaya git; Urumoğlu, hem de komünist, sana Denktaş’ı övsün!
 
Sonra? Sonra anlaşamadık! Biz bile… Çünkü herkes, başka telden çalıyordu… Doğru konuşan, bir tek Plutis Servas’ı tanıdım o toplantılarda… Kıbrıs Komünist Partisi’nin son, AKEL’in ilk genel sekreteri, eski Limasol Belediye Başkanı, adını tarih kitaplarından okuyup da kanlı canlı ama bastonlu bir ihtiyar olarak karşımda görünce, şaşıp da kaldığım Servas! “doğru” konuşmanın bedelini zaten kötü ödemişti… Gerisi kendini açıkgöz, bizi de saf sanıyorlardı, herhalde…
 
Bu son Crans-Monatan süreci’ne çok sıcak bakmadığım, bir sır değil! Partili bir arkadaş bana soramadı, eşime sormuş: “Nazım bey, barışa karşı mı?”
 
Hayır! “Nazım bey” barıştan, çözümden ve “olabildiğince” birleşmiş bir Kıbrıs’tan yana… Ama endek göndek ile barış diye uğrunda  on defa savaş çıkarıp yenildikleri Helen  ulusalcı görüşlerinin, kendisine “lât-i lokum” diye yutturulmaya çalışılmasına, aklına hakaret edilmesine karşı!
 
Şu anda Makarios’un mu hedefine yakınız? Denktaş’ın kine mi?
 
Rahmetlinin üstün yeteneklerini, bilen biliyor ama o bile; karşısındakiler bu kadar aymaz, akılsız, hayalperest, romantik ve kompleksli olmasaydı, bu kadar yolu alamazdı… Kendileri için cehenneme giden yolun taşlarını kendileri döşeyip, cennet bulmayı umut ediyorlar…
 
Bu son hafta olanları bir de benim gibi düşünün…


İsim
E-Posta
Yorum Başlığı
Güvenlik Kodu
Yorum yazmak için üstteki alanı kullanabilirsiniz.