Bu haber 145 kez okundu.

Bakan Çavuşoğlu'ndan 'Kıbrıs' çıkışı: Ya öneriye uyun ya da devam ederiz

Çavuşoğlu,önerinin öngördüğü şekilde bir iş birliği mekanizması kurulmadığı sürece KKTC’nin Türkiye Petrolleri’ne ruhsat verdiği alanlarda faaliyetlerin bir değişiklik olmaksızın kararlılıkla süreceğinin altını çizdi.

“Sırf müzakere olsun diye ucu açık, vizyonu,amacı belirsiz yeni bir egzersize girilmesini yararlı görmüyoruz”

“Hiçbir çözüm yöntemini dışlamıyor, herhangi bir yöntemi de dayatmıyoruz. Tüm seçenekler masada olmalı”

“Türkiye olarak öteden beri kuvvetle vurguladığımız tüm adımları sahada birer birer eyleme dönüştürüyoruz”

“Kıbrıs Türklerinin meşru hak ve çıkarlarının çiğnenmesine asla izin vermeyeceğiz”

“Çözümü engelleyen Rumların, Kıbrıs Türklerinin doğal kaynaklardan yararlanmalarını çözümden sonraya bırakması kabul edilemez”

“Anastasiadis,kendisini halen üniter bir devletin başı, azınlıklara hak bahşeden bir lider görüyor”

“Rum tarafı Kıbrıs Türkleriyle müşterek karar alma mekanizması içeren bir iş birliğine girmedikçe faaliyetlerimizi bir değişiklik olmadan sürdüreceğiz”

“Kıbrıs Türklerinin kaynaklar konusunda(ortak komite) önerisi son derece isabetli ve zamanlı”

“Bu önerinin hayata geçirilmesi, yeni bir iş birliği dönemi başlatacak, bölgesel barış, istikrar ve iş birliğinin gelişimine katkıda bulunacak”

“Öneri gelir paylaşımı dahil ikitarafın iş birliğini ve kaynaklardaneş zamanlı yararlanmalarını öngörüyor”

“Fatih, Türk kıta sahanlığında. GKRY’nin yaygara koparttığı Fatih’in sondaj yaptığı yerle ilgili deniz yetki alanı, bir sınırlandırma anlaşmasıyla belirlenmiş değil”

Çavuşoğlu'nun makalesi şöyle:

"1960 Antlaşmalarıyla kurulan, Kıbrıslı Türkler ile Rumlar arasında siyasi eşitlik temelinde ortaklığa dayanan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin 1963 yılında Kıbrıslı Rumlar tarafından şiddet kullanılarak gasp edilmesinin üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçti. 1968 yılından bu yana Birleşmiş Milletler himayesinde yürütülen müzakere süreçlerinden Kıbrıs Rum tarafının uzlaşmaz tutumu nedeniyle sonuç alınamadı. Kapsamlı çözüm müzakere süreçlerinin son ayağı olan Kıbrıs Konferansı’nın Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin sergiledikleri yapıcı yaklaşıma rağmen Temmuz 2017’de Crans Montana’da sonuca ulaşılamadan kapanmasıyla birlikte son müzakere süreci de başarılı olamadı.

Müzakerelerin sonuçsuz kalmasının esas sebebi Kıbrıs Rum tarafının Kıbrıslı Türklerle iktidarı paylaşmayı reddetmesidir. Kıbrıs Konferansı’nın kapanmasından bu yana Rum tarafının bu zihniyetinde herhangi bir değişiklik olmadığını görüyoruz. Kıbrıslı Rum lider kendisini halen üniter bir devletin başı, azınlıklara hak bahşeden bir lider olarak görüyor; Kıbrıs Türk tarafının siyasi eşitliğini kabul etmekten uzak bulunduğunu ortaya koyuyor.

Türkiye olarak, müzakerelerin, 2017 yılında Kıbrıs Konferansının sonuçsuz bir şekilde sona erdiği noktadan devam edemeyeceğini söylüyorduk. Müzakerelerin yeniden başlayabilmesi için neyin, hangi hedef doğrultusunda, hangi modaliteler çerçevesinde müzakere edileceğinin önceden belirlenmesi gerektiğini vurguluyorduk. Son 50 yıldır iki kesimli, iki toplumlu federasyon hedefine yönelik müzakereler sonuçsuz kaldı. Ucu açık, vizyonu ve amacı belli olmayan yeni bir egzersize girilmesine, sırf müzakere etmek için müzakerelere başlanmasını yararlı görmüyoruz. Türk tarafı olarak, hiçbir çözüm yöntemini dışlamıyor, herhangi bir çözüm yöntemini de dayatmıyoruz. Tüm seçeneklerin masada olması gerektiğini savunuyoruz. Bizim için çözüm modelinin adından ziyade mühim olan, çözümün Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitliğini ve karar alma mekanizmalarına etkin katılımını, ayrıca refah ve güvenliğini garanti altına alacak düzenlemeleri içermesidir.

Diğer taraftan, bundan sonra yeni bir müzakere süreci başlayacaksa, Ada’daki iki tarafın ortak bir vizyona sahip olduğunun, ortak bir zeminde müzakereye hazır olduklarının önceden teyit edilmesi gereklidir. Rum tarafının geçmiş mutabakatlardan geri adım attığı ve Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliğini kabul etmediği mevcut ortamda, böyle bir ortak zeminin bulunduğunu söylemek zordur.

Karşımızda AB üyeliğinin tüm nimetlerinden faydalanan, kendisini Ada’nın tek sahibi gören bir Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bulunuyor. Rum tarafı Ada’nın ortak sahibi Kıbrıslı Türklerle siyasi eşitlik temelinde güç paylaşımına yanaşmadığı gibi, Ada’nın doğal zenginliklerini de paylaşmak istemiyor. GKRY Doğu Akdeniz’deki tek taraflı hidrokarbon faaliyetleriyle Kıbrıslı Türklerin doğal kaynaklar üzerindeki asli haklarını hiçe saymakta, ayrıca Türkiye’nin BM nezdinde kayda geçirilmiş bulunan kıta sahanlığında uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını da ihlal etmektedir.

Ada'nın ortak zenginlikleri üzerinde herhangi bir karar alınırken, Kıbrıs Türklerinin de bu kararların alındığı mekanizmalara dahil edilmeleri gerektiğini biz en başından bu yana vurgulamaktayız. Kıbrıs Türk makamlarının 2011 ve 2012 yıllarında yapmış oldukları iş birliği önerilerini Rum tarafı geri çevirmiştir. Üstelik GKRY maalesef, hidrokarbon konusunu, Kıbrıs Türkleriyle paylaşması ve birlikte karar alması gereken bir unsur olarak görmemekte; Kıbrıs Türklerinin haklarını çözümden sonra vermek üzere korumaya aldığını iddia etmektedir. Rum tarafı Ada'nın zenginliklerini şimdi pazarlarken ve gelir elde etmeye başlarken, Kıbrıs Türklerinin bu haklardan yararlanmalarını kendilerinin engellediği çözümden sonraya bırakması ne bizim ne de Kıbrıs Türklerinin kabul edeceği bir durumdur. Bu nedenle Kıbrıs Türklerinin hidrokarbon kaynakları konusunda 13 Temmuz 2019 tarihinde yaptığı öneri son derece isabetli ve zamanlı olmuştur. Tam destek verdiğimiz bu öneri, Kıbrıs Türklerinin  ve Kıbrıslı  Rumların, Ada’nın eşit ortakları  olarak,  eşit haklara sahip oldukları hidrokarbon kaynakları  konusunda, gelir paylaşımı dahil  iş birliği yapmalarını ve bu kaynaklardan eşzamanlı olarak birlikte yararlanmalarını öngörmektedir. Bu önerinin hayata geçirilmesi, yeni bir iş birliği dönemi başlatacak, bölgesel barış,   istikrar ve iş birliğinin gelişimine katkıda bulunacak ve  Kıbrıs meselenin çözümü için de uygun bir zemin yaratacaktır.

Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon meselesinin iki boyutu bulunmaktadır. Biri Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin kıta sahanlığı haklarının savunulması, diğeri ise bizatihi Kıbrıs meselesidir.

Türkiye Doğu Akdeniz’de en uzun kıyıya sahip ülke olarak kendi kıta sahanlığındaki hak ve çıkarlarını kararlı şekilde korumaktadır. Bu hususun Kıbrıs meselesiyle doğrudan ilişkilendirilmesi doğru değildir. Nitekim kendi kıta sahanlığımız içinde, Hükümetimizin 2009 ve 2012 yıllarında Türkiye Petrolleri’ne verdiği ruhsat sahalarında –ki bu alanlardaki kıta sahanlığı haklarımızı coğrafi ve hukuki anlamda 2004’ten bu yana BM nezdinde kayda geçirmiş durumdayız- arama ve sondaj faaliyetlerine kararlılıkla devam ediyoruz. Halihazırda Fatih sondaj gemimiz  Türk kıta sahanlığı dahilinde çalışıyor. GKRY’nin her platformda adeta yaygara koparttığını, ‘Türkiye benim MEB’i ihlal ediyor’ diye temelsiz şikayetlerde bulunduğunu görüyoruz. Neden temelsiz? Çünkü Fatih’in sondaj yaptığı yerle ilgili Kıbrıs Adası ile Türkiye arasında deniz yetki alanı bir sınırlandırma anlaşmasıyla belirlenmiş değil. Dolayısıyla bu alan için ‘GKRY MEB’i gibi bir tanımlama yapmak hukuken mümkün değil. Türkiye’nin bu konudaki yaklaşımı uluslararası hukuka uygundur. Deniz hukukunda, sınırlandırma yapılırken, eğer adaların mevcudiyeti hakkaniyetli sınırlandırmaya zarar veriyorsa, bunlara kıta sahanlığı ve MEB yaratma bakımından anakaralara kıyasla sınırlı, hatta bazı durumlarda sıfır etki dahi verilebilir. Otomatik eşit uzaklık gibi yöntem uluslararası hukukta kesinlikle yoktur. Bu konudaki yazılı uluslararası hukuk ve uluslararası yargı içtihadı hakkaniyetli sınırlandırmayı temel ilke olarak benimsemiştir. Sınırlandırmanın yöntemi de ya üçüncü tarafların hakkını ihlal etmeyen ikili anlaşmalar yapmak ya da bu konuyu uluslararası yargıya taşımak şeklindedir. Örneğin, GKRY’nin Mısır ile yaptığı anlaşma ülkemiz bakımından Kıbrıs meselesi nedeniyle geçersiz olduğu gibi, deniz hukuku bakımından da Türkiye’nin kıta sahanlığını ihlal ettiği için hükümsüzdür. Adanın batısında, ancak Kıbrıs sorunu çözüldükten sonra ve Türkiye’nin muhatap olabileceği bir devlet tesis edildikten sonra sınırlandırma konusu da tabiatıyla görüşülecektir.

Meselenin ikinci boyutu Ada’nın ortak sahibi olan Kıbrıs Türklerinin, Kıbrıs Adası etrafındaki asli haklarının uluslararası hukuka uygun olarak korunmasıyla ilgilidir. Bu konuda da KKTC’ye her türlü desteği kararlı bir şekilde vermekteyiz. 2011 yılında KKTC Hükümeti’nin Türkiye Petrolleri’ne  ruhsat verdiği alanlardaki faaliyetlerimiz bu kapsamdadır. Halihazırda Yavuz sondaj gemimiz ile Barbaros Hayreddin Paşa sismik gemimizin faaliyetleri bu alandadır.

Özetle, Türkiye olarak öteden beri kuvvetle vurguladığımız tüm adımları sahada birer birer eyleme dönüştürüyoruz. Böylece, Rum tarafının Kıbrıs Türklerini dışlayarak, ısrarla sürdürdükleri tek taraflı hidrokarbon faaliyetlerine sahada fiili adımlarla yanıt veriyoruz. Türkiye bu ilkeli ve kararlı duruşunu sürdürecektir. Nitekim Sayın Cumhurbaşkanımızın da her vesileyle ifade ettiği üzere, Kıbrıs Türklerinin meşru hak ve çıkarlarının çiğnenmesine asla izin vermeyeceğiz.

Kıbrıs Rum tarafı Ada’nın eşit ortağı Kıbrıs Türkleriyle hidrokarbon kaynakları konusunda müşterek karar alma mekanizması içeren bir iş birliğine girmedikçe, 13 Temmuz önerinizin öngördüğü şekilde bir iş birliği mekanizması kurulmadığı sürece KKTC’nin Türkiye Petrolleri’ne ruhsat verdiği alanlarda faaliyetlerimizi bir değişiklik olmadan kararlılıkla sürdüreceğiz.

Biz Doğu Akdeniz bölgesinde barış ve istikrardan yanayız. Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip olan Türkiye tarihi ve jeopolitik açıdan bölgenin istikrarı ve güvenliği için anahtar konumdadır. Bu çerçevede, bölgede Türkiye’yi dışlamaya yönelik ortaklık ve iş birliği arayışları başarısız olmaya mahkûmdur. Bunu esasen bölgenin gerçeklerinin ve uluslararası hukukun doğal bir sonucu olarak görmek gerekir.

Ada’daki statükonun devamından Kıbrıs Türk tarafının mağdur olduğu açıktır. Biz, Kıbrıs Rum halkınca reddedilen Annan Planı’nı kabul ederek, çözüm yolunda her türlü gayreti sarf etmiş, kendisinden beklenen tüm fedakarlıkları göstermiş, olumlu ve yapıcı tutumunu 2017 Temmuz ayında Crans-Montana'da sona eren Kıbrıs Konferansı’nda da ortaya koymuş bulunan Kıbrıs Türklerinin çözümsüzlüğün bedelini ödemelerine müsaade etmeyeceğiz. Türkiye, Kıbrıs Türkünü hiçbir zaman yalnız bırakmamış, hak ve çıkarlarını korumak için her türlü çabayı göstermiştir. Bundan sonra da gerektiğinde hiçbir fedakârlıktan kaçınmayacaktır." (Kıbrıs Postası)


Gaziantep Mega Haber


Anahtar Kelimeler
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Kıbrıs Postası


İsim
E-Posta
Yorum Başlığı
Güvenlik Kodu
Yorum yazmak için üstteki alanı kullanabilirsiniz.